Hep Bahar Olan Yer

 

tumblr_mu5l4semRQ1rd1vlko1_500

 “Kapat gözlerini kendi içinden başka olan her şeye.” diyordu Ömer ama ben gözlerimi gizlice açıp, bulutları seyrediyordum.

Kendimi bildim bileli tanıyordum Ömer’i. Tanıyordum ama ne zaman ne yapacağını hiç bilmezdim. Bazen garip sorular sorar, bazen garip oyunlar uydururdu. Onun yanında kendimi hep huzurlu ve güvende hissederdim. Bu yüzden garip oyunlarına hiç sorgulamadan, sesimi çıkarmadan eşlik ederdim. Tarlalarımız yan yana, babalarımız ahbap, annelerimiz sırdaştı. Biz ise yalnızca çocuktuk ve çok yoksulduk.

O günlerde yoksulluk karşısında elimden gelen tek şey çocuk olmaktı. Sürekli ertelenen ihtiyaçlar, ödenmeyi bekleyen borçlar uçsuz bucaksız hayaller kurmama engel olamıyordu. Hele birde sert geçmişse kış o sene, evde pişen 1 tas yemeğe hayallerimi katık edip doyurmak zorundaydım karnımı. Bizim oralarda en iyi umut yetiştirilirdi. Topraklar umut yetiştirmek için oldukça elverişliydi. Babam bütün o sert geçen kışlara, yazın kavurucu sıcağına rağmen her akşam eve yine de umutla dönerdi. Birkaç saat gülüşüp, umutlarımızı tüketince babam kanepede uyuyakalırdı. Bense bir süre, onun çalışmaktan çatlamış ellerini izlerdim. Babamın buram buram ekmek kokan o kederli ellerini hiç unutmadım; bir de Ömer’i.

Ömer, tuhaf bir çocuktu. Çocukluğumda ondan başka, birçok çocuk ve büyük adam tanıdım ama hiçbiri Ömer kadar ne çocuktu ne de büyük bir adam. Okuldan ve tarla işlerinden arta kalan zamanlarda uçan arabalar, uzaya gitmeler gibi afili düşler kurmakla meşguldü. Benim o zamanlar ki en afili düşüm; hani kitaplarda geçen kendi halinde sakin bir kafede, dünyayı cam bir fanustan izler gibi, camın yanında ki masada, hava kararmak üzereyken tam da, yoldan geçen insanları izleyerek kekik kokulu bitki çayımı yudumlamaktı. Kitap okumayı çok sevdiğimden dolayı çoğu zaman Ömer’le vakit geçiriyordum. Çünkü kitap okur gibi hissediyordum onun yanında kendimi. Bazen okuduğumun kitaplardan etkilenip; Göğsümün üzerinde filler var sanki” diyordum ona. “Çimenlere hep böyle yazık oluyor zaten” diyordu. Bazen, “ bu güzel havalarda balıklar suyun altında nasıl sıkılmıyorlar ki” diye soruyordum. “ Kafalarını şöyle bir yukarı uzatıyorlardır illa ki diyor ve ekliyor; “ Denizlere bahar geç gelir zaten dert etme” diyordu. Kitap okumayı hiç sevmiyordu. Aslında o tamamlanmış hiçbir şeyi sevmiyordu. Okulu saçma buluyor, öğretmeni dâhil herkesi aptal ve sıkıcıydı görüyordu. Yalnızca benim saçma sorularıma katlanabiliyordu. Bu yüzden fırsat bulduğu her an okuldan kaçar, beni de bu kaçışlarına alet ederdi.

Ömer’le en iyi vakit geçirdiğimiz zamanlar “insanlar içinde kaybolma oyunu oynadığımız zamanlardı. O uydurmuştu bu oyunu. Sanki etrafımızda hiç kimse bizi görmüyormuş gibi düşünüp, hayalet oluyorduk ve her istediğimizi yapmakta özgür kılıyorduk kendimizi. Biz görünmez olduğumuzu düşünsek de insanlar bizi fark ediyordu ama fark etseler de bir şey olmuyordu genelde. Özgürlüğün bize vermiş olduğu güç ile yaptığımız yaramazlıklardan dolayı biraz azar işiyor, biraz nasihat dinliyorduk, sonra unutuluyordu hepsi. Her günümü kayıp şekilde yaşamayı alışkanlık haline getirmeyi Ömer öğretmişti bana.

Onunla bir araya geldiğimizde genellikle kendimizi bir ağaç tepesinde buluyor ve çoğu zaman gülüşüyorduk ama daha çok ağlıyor gibiydik. İkimizde doğruları biliyorduk çünkü. Yoksulluğumuzu, bu küçücük yerde sıkışıp kalacağımızı, bir gün çok ayrı yerlere  savrulacağımızı, yaralarımızı, yanılgılarımızı gizlemeye çalışıyorduk gülerken, sonra aylarca para biriktirip aldığı walkmanından bir şarkı açıyordu, yere inip ağlıyorduk. Yanımda ağlayan ilk erkekti ve “Ağlamak kötü bir şey değil” diyordu. Ben yine de yalnız yaptığım şeyleri onun yanında yapmaktan utanıyordum.

Hiç unutmuyorum; okulu asıp boş boş gezdiğimiz bir günde Ömer durup dururken; “ Mutluluk denen şey galiba sadece kendi içimde. Bu yüzden hayatımın geri kalanında yalnız olmaya karar verdim.” Dedi. O zaman bu cümlesinden anladığım tek şey beni yanında istemediği olduğundan gözlerimin dolduğunu hatırlıyorum. Hemen fark edip utangaç ve mahcup bir tavırla bana sarılıp; “ Emin ol bir gün sende sadece yalnız olmayı isteyeceksin” demişti. O an ona hak verir gibi yapsam da, çok kızmıştım. Sahip olduğum en iyi arkadaşımı kaybedeceğimi o gün anlamıştım. Hayatımda en çok o gün utanmadan ağlamıştım onun yanında.

Babamı en çok hasat zamanı severdim. Gözlerinin içi gülerdi o zamanlar ve onun gözlerinin içi güldükçe evimize neşe dolardı. Karnımız tıka basa yemek dolardı. O akşam babam gözlerinin içi gülerek eve geldiğinde hasat zamanı değildi yalnızca tarlarımızı satıp, büyük kentlerden birinde ellerini iyileştirecek bir iş bulmuştu. O akşam elimden gelen tek şey büyümekti. Babamın kederli ellerinin iyileşmesini, çocuk kalmaya tercih etmek zorundaydım ve büyüdüm. Çocukluğumu, afili düşlerimi o köyde bıraktım, bir de Ömer’i.

O kente giderken Ömer’e dair farkında olmadan yanımda götürdüğüm tek şey, çirkin el yazısıyla yazıp, kitabımın arasına sıkıştırdığı şu not oldu; “ O yüksek binaların olduğu kent baştan sona yıkılır belki bir gün, rahatça gökyüzüne bakarız, beni hatırlarsın, sebepsiz mutlu oluruz. ”

O gün bugündür gökyüzüne bakamıyorum ve ne zaman, nerede ağlamak gelse içimden bırakıveriyorum gözyaşlarımı olduğum yere. Ağlamak kötü bir şey değil diye mırıldanıyorum.

O gün bugündür kayboluyorum insanlar içinde ve kendimi bulamıyorum.

O gün bugündür Ömer’in yanıldığı tek bir şey var; Ben yalnız olmak istemiyorum.

İlk kez kendi içimden başka olan her şeye gözlerimi kapatıyorum ve hep bahar olan bir yerde Ömer’i görüyorum.

 

 

Başka Türlü Bir Şey

293749_10150723536684885_323273788_n

“Kimse farketmedi durduğum yerde durup dururken yola çıktığımı”

Enis Batur

 Gitmek, terk etmek değildir her zaman.

Terk etmek için ,terk edebilmiş olmak için ardında gözü yaşlı insanlar olmasa bile hiç değilse bir şeyleri bırakmış olman gerekir.

Hayal kırıklıklarının, kızgınlığının, umursanmayışının küskünlüğü ile terk edilir. Hep kederlidir bu yüzden terk etmek. Eğer terk edilensen, birilerinin terk ederken ardında bıraktığıysan yani, daha da kederlidir.

Gitmek ve terketmek arasında ki tek ortak nokta ise aradığını bulamayışıdır insanın. En büyük farkları ise; gitmek umut barındırır, terketmek ise umutsuzluk

Yazdığı her satıra saygı duyduğum bir yazar olan Milan Kundera ; “İçinde yaşadığı yeri terk etmek isteyen kişi mutsuz kişidir.” demiş. Altını çizmişim bende bir vakit bu cümlenin. İçimdeki gitmek tutkusunun terk etmek ile aynı şey olduğunu zannederek.

Ben mutsuzdum, mutsuzdum elbet ama istediğim terk etmek gibi bir şey değil gitmekmiş.

Çünkü beni mutsuz eden şeylere öfke bile duymamaya başlamıştım bir yerden sonra. Yalnızca onlar beni unutsun, bende onları unutayım istiyordum.

Aslında tam olarak ne istediğimi bilmesem de ne istemediğimi çok iyi biliyordum. Keder yoktu içimde yalnızca merak vardı. Burada ki bütün denizlerde yüzmüştüm ve ısrarla her yaz daha önce yüzdüğüm denizlerde yüzmek istemiyordum. Nefes alamıyordum. Denizi ayrı havası ayrı bir yere gitsem tekrar nefes alabilicekmişim gibi hissediyordum.

Şikayet etmiyordum yine halimden. Gitmek sabırlı olmayı gerektirir çünkü.

Uzun zaman boyunca seni test eder gitmek, içinde büyüyüp, olgunlaşmadan o gitmek tutkusu kılını kıpırdatamazsın olduğun yerden.

Yeterince kırılman gerekir. “Bu hayatı istemiyorum” değil, “Başka türlü bir hayat istiyorum” dedirttir. Bütün o hayal kırıklarını umuda dönüştürmeni bekler. Etrafında ki herkes, (hayatın kendiside dahil) hayat karşısında nasıl yenildiğini düşünecekcek tam da hepsine gününü göstermek üzere, (kendin de dahil) yollara düşürür seni gitmek.

Artık yepyeni düşlerle, bambaşka yerlere gitme vaktidir…Bilinmeyen yollar keşfetmeye, güneşin tadına doyasıya varmaya, çocuklarla oynamaya, yeni başlangıçlara, yeni insanlara, en önemlisi kendi içinde uzun bir yolculuğa çıkmaya,hadi gidelim, düşelim dalımızdan, çok da değil ha kendi boyumuzun yüksekliğince bir yerden, gidelim, yeni bir ömür çizelim çimenlerin yeşilliğince demek için tek bir adım kalmıştır artık, o da biraz cesaret

Gitmek tutkusu benim içime düşmüş olsa da ben cesaretimi henüz toplayamayanlardanım. Ancak bana ilham olan öyle güzel hikayeler var ki…Size o hikayelerin birinden bahsetmek istiyorum.

Ekran Resmi 2014-07-04 04.32.26

Bu hikayenin adı “Başka Türlü Bir Şey”, kahramanları ise İsmail ÖZGER ve Özcan BOSTANCI  isimlerinde iki arkadaş. Bir gün yaşadıkları hayata bakıp, biz başka türlü bir şey istiyoruz diyerek yola çıkabilen nadir insanlardan onlar…  

http://www.baskaturlubirsey.com adlı internet sitelerinde bu yolculuklarına dair her şeyi samimiyetle paylaşıyorlar. Ben internet sitelerine günde en az 1 kere uğruyorum artık ve böylece içimde ki gitme tutkusunu taze tutabiliyor, bir gün onlar gibi gezgin olabilmenin hayallerini kuruyorum. 

Görmek isteyip görülemeyen onca yer, yapmak isteyip yapılamayan onca şeyin hayaliyle yaşayıp, ama bunlara rağmen tek bir yere takılıp kalmış, boşa geçip gitmiş bir hayatı, eli kolu bağlı  seyreden herkese umarım  “Başka Türlü Bir Şey” umut ve ilham olur. Onlarda daha çok gezip, bize ilham olmaya devam ederler.  Dilerim;

Yolumuz,

Yolları

Açık olsun…

“Önce küçük gezilerle başladı her şey. Yaptığımız her gezi başka bir gezinin sebebi oldu. Güney Amerika gezimizde Dünya’nın en güneyine kadar inmemiz, cesaretimizi doruk noktasına çıkardı. Artık her yere gidebileceğimizi düşünmeye başlamıştık. Sonunda dünya turu fikri olgunlaştı akıllarımızda. 

 Okul sıralarındayken çoğu insan gibi bizim de hayallerimizde ÖSS’de iyi okullara girmek, sonrasında kurumsal firmalarda iş sahibi olmak vardı. Bunların hepsi gerçek oldu. Ancak istediğimiz şeyin bu olmadığını anladık ve bu güvenli limandan ayrılmaya karar verdik. Gidiyoruz. Hayatı yeniden sorgulamaya, bambaşka yerlerdeki bambaşka yaşamları keşfetmeye, dünyanın okumadığımız diğer sayfalarını okumaya gidiyoruz… “

başka türlü bir şey benim istediğim

ne ağaca benzer, ne de buluta

burası gibi değil gideceğim memleket

denizi ayrı deniz,

havası ayrı hava… 

 CAN YÜCEL

 

 

 

 

“Maden Ocağının Dibinde Bir Sen Varsın, Direnen”

Bir Avuç Kömür İçin Bir Ömür Verenlere…

13 Mayıs 2014 Soma

page-chpli-akkaya-son-dort-yilda-384-maden-iscisi-is-kazasinda-oldu-517268865-dbb7-03a1-ad05

19.yy’da kalmamış meğer Sanayi Devrimi karmaşası,  çocuk işçiler, ağir ölümler…

Bugün o şanlı küreselleşme çağında hani, Soma’da 301 insan öldü...432 çocuk babasız kaldı…

Her gün emek parası için, yerin metrelerce altına girmek üzere sevdikleriyle helalleşerek yola çıkan,

Bizim ancak Ramazan Ayı’nın ilk günü akşam haberlerinde iftarları ve sahurları gösterilirken hatırladığımız,

Yolda görsek onları iş kıyafetlerine, ellerine  iğrenerek bakacağımız, avmlere almayacağımız,

Bizim yalnızca öldüklerinde hatırladığımız,

Öldüklerini duyduğumuzda ise yazık deyip yaşamaya devam ettiğimiz,

Biz büyürken, yaşlanırken, durmadan ölen, ölmeye devam edecek olan,

Çünkü “işlerinin fıtratında ölmek var” dediğimiz,

301 emekçi maden işçisi öldü…

Hiç birimiz bilmedik o kömürün asıl değerini, bilemeyeceğiz de…

Bir kaç ay sonra sizi unutacağımızı da bildiğimden şimdiden özür dilerim.

Ben olsam hakkımı helal etmem bize.

Öyle çirkiniz ki biz, şairin dediği gibi; Ölüm bile yetmiyor artık acilarimizi tartmaya…

Sizin zehirlenen bedenleriniz var, bizim zehirlenen ruhlarımız…

Ama kalanlarınızdan “çizmemi çıkarayım sedye kirlenir” i duyduktan sonra bir ümit helallik istiyorum.

Şahsım adına benim sahip olamadığım erdeminizden utanarak…

Baretlerinizin ışığı kadar aydınlık olsun mekanınız bundan böyle…

Bu dünyada geçirdiğiniz her kara güne inat bütün aydınlıklar sizin olsun artık…

Demek ki neymiş canım kardeşim; o dağıtılan kömür bedava değilmiş,

Demek ki canım kardeşim; kömür, sadece bir evi ısıtmazmış… Yakabilirmiş de milyonlarca ciğeri…

 

Soma_foto_877028844

 

soma-maden-faciasi-resimler-12 (1)

 

BnwAbBPCIAARTK2

 

BoeGFb_IAAAHyaB

 

Bn3tbvFIQAAsfxM

 

Bn3-TRZCEAEmfuE

 

Bn6mOaYIIAARi_D

somada-her-seyi-anlatan-tabela0b4fac38ee43669e52f4“Korkmuyor musunuz” diye sormuştum Zonguldak’ta bir madenci ağbime.

“Korkup da napacan” demişti, “korkuyla yaşanmaz ki.”

Kocaman harflerle ‘önce güvenlik ‘ yazıyordu önünde konuştuğumuz duvarın üstünde.

Önce düşük maliyet.
Önce yüksek kâr.
Önce maksimum kapasite.
Önce karanlık .
Önce sessizlik.
Önce duman.
Önce ölüm.
Şimdi kriz masalarında kifayetsiz bir telaş.
Hiçbir yaraya derman olmayan başsağlığı mesajlarımız, gözyaşlarımız.
“Çizmelerimi çıkarayım mı” diyor mahşerin ortasında çok yüksek kapasiteli bir kalp sahibi,
“Ambulans kirlenmesin.” Bir de temizlik maliyeti eklenmesin masraflarınıza benden ötürü.

Hadi şimdi gider pusulasına yazın kardeşlerimizin vasiyetlerini.
Vergiden düşün babasız kalan çocukların acısını.
Soğuk rakamlar üzerinden bir hayat kurun karanlık ve ıslak maden dehlizlerinde.
Bu işin sorumlularını affetmeye hiçbir kulun gücü yetmez. Bunu ancak Yaradan yapabilir.
Allah sizi affetsin.
Çıkarın o pahalı çizmelerinizi.
Dünya daha fazla kirlenmesin.

*Yılmaz Erdoğan

Günaydın

tumblr_n3mh65sgjb1tx4lzwo1_500

İnsanlık dramının bilincinde olmayanlar,
çiçek açmaya çalışırken dalından koparılanlar,
sabahları genel konular üzerine konuşabilenler,
konuştukları can yakacağından susturulanlar,
durmadan konuşanlar,
konuştukça azalanlar,
maskelerle yaşayanlar,
doğru söylediği için dokuz köyden kovulanlar,
üç beş günlük sevilme ihtiyaçları yüzünden karşısındakini harcayanlar,
hayatta bir kaç saniye fazla kalabilmek için yüreğini bile satanlar,
ahmaklığı erdem sayanlar,

açlıktan nefesi kokanlar,

nefsinden kör olanlar,
birilerinin ondan neden uzaklaşmak isteyeceğini anlayamayanlar,
bir sabah hayallerinden uyanıp, hiç bir şey hatırlamayanlar,
yazdıklarının yarısı olsa, adam sayılabilecekler,
yazıp, yazıp silenler,
roman okuyanlar,
romanlara konu olanlar,

müziğin sesini sonuna kadar açanlar,

müziğin sesini duymadıklarından dans edenleri deli sananlar,
ikinci baharını yaşayanlar,
son durakta bekleyenler,
bazı kadınların yaşlanınca benzemek isteyecekleri kadar güzel kadınlar,
kimsenin güvenmediği adamlar,
kanatlarını kıran adama aşık olanlar,
edebiyata yalnızca yaralanınca ihtiyaç duyanlar,
bir ömür aşık olduğunu sanıp, günün birinde ansızın hissizleşenler,
umut etmekten vazgeçenler,
bütün umutları tükenenler,
günlerce uyuyanlar,
ayakta uyutulanlar,
herşeyi bırakıp gidenler,
gidince geri dönemeyenler,
mutluğunu hak etmeyenler,
mutluluğa hasret kalanlar,
her yere aitmiş gibi davrananlar,
hiç bir yere ait olamayanlar,
masalları gerçek sananlar,
tüm gerçeklerini yitirenler,
kazandım diyenler,
yenilmekten yorulanlar,
durup dururken çekip gidenler,
giden trenlere el sallamakla yetinenler,
başı önde yürüyenler,
gökyüzünü seyredenler,
ölüme yakın olanlar,
yaşama uzak kalanlar,
tek bir çıkar yol bile bulamayanlar,
labirentlerde kaybolanlar,
kaybettiği çocukluğunu bir oyuncakçı camında arayanlar,
camekandaki çoçuk ellerinin izlerini silenler,
hayatında en az bir aşağılık adam tanıyanlar,
bakışları mor renkli, antidepresan kokulu insanlar,
terapiye gittiği halde, içinde iyileşemeyen yarasıyla yaşayanlar,
düşündük’çe, düşüp, düş’lerinden olanlar,
kuşkuların pençesinde kıvrananlar,
hep gizlemek ve içlerinde bir utançla yaşamak zorunda bırakılanlar,
yaşamı teninde soğuk bir su gibi hissedenler,
içlerinde yanan ateşi söndürmeye kırk kova soğuk su bile yetmeyenler,
nefretle beslenenler,
nefrete dönüşenler,
sevemeyenler,
çok çabalayanlar,
sevmek isteyenler,
gitmez diyenler,
sevildim sananlar,
gidenler,
gidenlerin ardından biraz ağlayanlar,
şaşırmış gibi davrananlar,
yalanlarıyla yüzleşebilenler,
bedel ödeyenler,
yalanları unutamayanlar,
anlamaya çalışanlar,
alışanlar,
vurdumduymazlaşanlar,
vicdansız olanlar,
asla kimseyi sevemeyecek olanlar,
tek bir insanı sevdiği için bütün insanlara nefret duyanlar,
duvar diplerinden yürüyenler,
yanına bir kişi daha fazla oturmasın diye cam kenarını seçenler,
uğultulu sözcüklerin peşinden gidenler,
aniden hiçleşenler,
kendini seve seve hiçliğin kollarına bırakanlar,
gökyüzünde dolaşanlar,
en diptekiler

ve

bütün unuttuklarım
Size de Günaydın !

Ekmeği Ben Alırım Evladım, Sen Hayatta Kal

fft2mm4486581“Çocuklar uyurken sessiz olunur, ölürken değil”

Babam bugün hayatta olsaydı bana verebileceği tek öğüt “ Hayatta Kal” olurdu herhalde.  Bugünler de anaların, babaların çocuklarına söyleyebileceği tek söz bıraktılar çünkü o da;

Ekmeği ben alırım evladım, sen hayatta kal”…

Ben mutlu bir çocuk olarak büyüdüm ama çocukluğumda da bir yerlerde durmadan çocukları öldürüyorlardı. Babam televizyonda gözleri dolu dolu Irak’ta, Filistin’de öldürülen çocukların haberlerini izlerken bende gizli gizli onu izliyordum. O zamanlar televizyonlar penguen belgeseline ara verip öldürülen çocukların haberlerini gösteriyordu.  Ben o zamanlar çocuklar ölünce, çocuklar öldürülünce çok kızıyordum çünkü babamı ağlatıyorlardı. İster Suriye’de, ister Filistin’de, ister yan mahallede nerede olursa olsun çocukların ölmesinin çok hüzünlü bir şey olduğunu çocukken öğrendim.

O zamanlar kavga nasıl edilir, siyaset ne demek, politika nasıl bir şey, protesto nasıl yapılır hiçbir fikrim yoktu ama çok fazla soru soruyor, çok hızlı koşabiliyor, çok güzel şarkı söylüyor, onlarca kitap ismi sayabiliyordum.  Olması gerektiği gibi sıradan bir çocuktum yani.

Ben büyürken hiçbir ideolojinin bir parçası olmadım. Yalnızca lunaparkların, tiyatroların, oyun salonlarının, okul sıralarının ve kitapların bir parçasıydım.  Bir an önce büyümeye çalışıyordum. Çünkü büyüyünce çok fazla şey öğrenecekmişim, bilecekmişim gibi geliyordu.

Sonra bir gün ben büyürken babam ölü çocukların yanına gitti. Sorularımı cevaplayacak kimse kalmadı. Her şeyi tek başıma öğrenmek zorunda kaldım, bütün ödevlerimi kendim yaptım ve büyüdüm.

Büyümek hayal kırıklığı gibi bir şeydi. Paniklemiştim. Korkuyordum. Büyüyünce genişleyecek sandığım ufuklar kapkaranlıktı. Anlamını merak ettim bütün kavramlar karmakarışıktı. Doğru olduğuna inandığım tek ideoloji ” iyiler kazanır kötülükler kazınır. ” ve ” kendine yapılmasını istemediğin davranışları, başkasına yapma” dan ibaretti.

Büyüdüm, büyüdüm ama hala bilmiyorum kavga nasıl edilir, siyaset ne demek, politika nasıl bir şey, protesto nasıl yapılır. Tek bildiğim haksızlıklarla savaşmak gerektiği, ne olursa olsun vicdanlı ve adaletli olmak gerektiği bir de sokağa çıkarken yanıma gaz maskesi ve limon almam gerektiği.

Ve şimdi gürültülü bir sokakta durmuş, ayağımın dibinde bir gaz fişeği, gözlerimden çok içim yana yana, kafamda oluşturduğum bütün tanımlara aykırı şekilde öldürülen çocuk  “Berkin Elvan”  için, birlikte bir Haziran akşamı özgürlüğümüz için, “bizde varız” demek içip sokaklara çıkıp, benim eve geri döndüğüm fakat Ali İsmail Korkmaz’ın dövülerek öldürüldüğü sokakta direniyor ve gözyaşı döküyordum.  Çocuk değildim ama ben bile çok korkuyordum ses bombalarından.  Berkin dedim… Berkin nasıl da korkmuştur kim bilir çocuk haliyle dedim.  Neler olup bittiğini anlamamak için o sokakta çocuk olmayı diledim.

Sıradan bir çocuk gibi büyümediğimi anladım ben o sokakta. Şanslı bir çocuktum hem de ne şans. çünkü annem beni gönül rahatlığı ile bakkala ekmek almaya gönderebiliyordu. İçimde ölüm korkusu yoktu ve haksızlıklar cezalandırılıyordu o zamanlar.

Ali İsmail Korkmaz gözümün önüne geliyordu durmadan o sokakta  “BERKİN ELVAN ÖLÜMSÜZDÜR” sloganları atarken. “Yanlış sokağa girdin bu tarafa gel” diyordum ona. “ Kimsenin haberi olmayacak, kimse çığlıklarını duymayacak” diyordum. O sokakta elime bir taş alıp her yeri parçalamak istiyordum. Çocuklar geri gelsin, biz özgür kalalım diye.

Biz öldürmekle bitmeyiz efendiler… Biz öldürmekle bitmeyiz artık… Başa çıkacağız. Üstesinden geleceğiz bu ahmaklığın diye bağırmak istiyordum. Şiirler geçiyordu aklımdan durmadan içinde çocuk kelimesi geçen. İçinde okkalı küfürler geçen yazılar yazmak istiyordum bize bu günleri yaşatanlara, özgürlüğe adanmış marşlar söylemek istiyordum. Yapabileceklerim bunlardı çünkü. Ama elimden gelen tek şey hızlı koşmaktı o sokakta. Hızlı koşmalıydım çünkü artık adaletin olmadığı bu ülke de annemin elinde benim resmim ile adalet istiyorum diye ağlamasını istemiyordum.  Analar, babalar çok ağladı bugünlerde onların gözyaşlarını dindirmek için birilerinin yaşaması gerekiyordu.  Yeni bir çağ başlasın artık diye… mümkünse çocukların ölmediği bir çağ için birilerinin bir şeyler yapması gerekiyordu.

Çocukken bana ne olacağımı sorduklarında söylemiyordum ama biliyordum roman yazmak istiyordum. Büyüyünce anladım sağımda, solumda, önümde, arkamda her yerde romanlar vardı zaten. Roman zannettiğim şey hayattı aslında. Anlatınca roman olmuyordu hepsi bu.

fft16_mf4152263

Biz neler olup bittiğini anlamaya çalışırken bir yerlerde,  Berkin Elvan küçücük yaşında dünyanın en uzun, en gerçek ve en hüzünlü romanını yazdı. “ 14 yaşında vuruldum, 15 yaşında öldüm, 16 kilo gömüldüm.”  Başucuma koydum bu romanı. Başucuma koydum artık Berkin Elvan’ı.

Bu ülke de artık şarkılarımızı susturuyorlar, yazdıklarımızı siliyorlar, filmlerimizi izlemiyorlar. Çocukları öldürüyorlar. Çaresiz bırakmaya çalışıyorlar bizi. Hepimizi ortak bir çaresizliğin parçası haline getirmeye çalıyorlar. Bugün bu ülke de bütün çocukların mutluluğunu çalmaya çalışıyorlar. İçine ölüm korkusu salıyorlar bütün çocukların… Neden mi saldırganlar bu kadar? Çünkü korkuyorlar. Vicdanları bir gün isyan edecek, O güzel çocuklar büyüyecek ve onlardan hesap soracak diye ödleri kopuyor.

Berkin gittiği yerde eminim çok daha mutlu olacak artık. Bir sürü çocuk var çünkü gittiği yerde.  Oyunlar oynayacaklar, kitaplar okuyacaklar birlikte.

Biz ise günden güne kötüleşeceğiz burada hastalanacağız. Katiller, hırsızlar aramızda dolaşacak, başımız yerlerde olacak, televizyonlarda çocukları ölen anne babaların gözyaşlarını izleyeceğiz ve durmadan gözyaşı dökeceğiz Berkin’lere… Ali İsmail’lere bütün gidenlere…Belki bir gün ezile ezile, direne direne kazanacağız kim bilir…Fakat o gün gelene kadar;

“Sen rahat uyu çocuk, en taze ekmekleri ye sen, ben babanın gözyaşlarını dindirmek için artık daha çok çalışacağım, daha çok savaşacağım zalimlerle. Sen de o gün gelene kadar, orada benim babamı bul, kitaplar okusun sana…”